Logo Aykırı Bakış

Düşünüp araştırarak doğruyu bulmaya çalışmak mı yoksa kendine yandaş fikirler bulup mutlu olmaya çalışmak mı? Hangisi için buradasınız?

yazı

Ekonomide doğru bilinen yanlışlar

http://davetsizmisafir.org/2013/07/12/yabanci-sermayenin-turkiye-lobisi-akp-hukumeti/ adresinden ulaşılan yazının içerdiği ve Akparti'ye karşı muhalif kesimin sürekli dillendirdiği doğru bilinen ama yanlış olan birçok konuyu ifade etmek amacıyla bir cevap yazdım. Aşağıda yayınlıyorum. (Aslında bu yazıyı o sitede yorum olarak yazmıştım ama pek demokrat arkadaşlar yazının altında yayınla(ya)madılar)

———————————-

Üzülerek söylemeliyim ki doğru bilgiler ile yanlış bilgi ve eksik analizler harmanlanarak doğru gibi gözüken yanlış sonuca nasıl ulaşılır, bu yazıyı okuyunca bir daha gördüm. 

Öncelikle analizde yapılan en büyük hatalardan biri 2002-2013 arasını topluca ele alıp sonuçlara bunun üzerinden varmak. Halbuki 2002 öncesinden AKP'nin nasıl bir miras aldığı ortadayken bu yıllar arasındaki trende bakmak daha doğru sonuç verecektir. Örneğin 2013 Mayıs’ında gelinen noktada reel faiz negatif durumdaydı. Yani faizler enflasyon oranının altına kadar düşmüştü. Yani faize para yatıranın para kazanmak veya parasının değerini korumak şöyle dursun, para kaybettiği bir ortam oluşmuştu. Bu da demek oluyor ki yazıda bahsedilen yabancı yatırımcının 1000 dolarla gelip 5400 dolarla 10 sene içinde çıkıp gitmesi önümüzdeki 10 sene için pek de mümkün olmayacaktı. Hükümetin bahsettiği faiz lobisi geçtiğimiz 10 senede bu tatlı parayı kazananların önümüzdeki 10 senede de bu tatlı parayı kazanmaya devam etme çabalarının bir aktörüydü. Dolayısıyla her ne kadar geçtiğimiz 10 yılda faizden ciddi gelir elde eden bir kesim olduysa da bu, hükümetin teşvik ettiği birşey değil, mücadele ettiği birşeydi. Reel faiz trendi de bu yönde gitti ve düştü. Yazıda verilen 2002-2013 arası toplu rakamlar AKP öncesi dönemden gelen yüksek faizlerin bir sonucu. 2013 Mayıs’ındaki Türkiye ve Amerika faiz oranlarını sabit olarak alıp bunun üzerinden kazanç hesabı yapılırsa bahsettiğim şey daha iyi görülebilir.

Yine yazının bir yerinde artan dış borç ve %35’e varan dış borç/milli gelir oranı denilerek sanki dış borçta durum kötüye gidiyor gibi bir hava yaratılmış. Öncelikle söz konusu yazıyı yazan kişinin de bildiğine emin olduğum gibi dış borçtaki kriter milli gelire orandır. Tek başına borcun artması bir anlam ifade etmez. Gelişmiş ülkelerin hepsinin toplam dış borç miktarı bizden birkaç kat fazla. Bunu basit bir örnekle açıklamak mümkün. Benim bu ayki kredi kartı borcum birkaç yüz lira. Rahmi Koç'un kredi kartı borcu ise muhtemelen birkaç 10 bin lira'dır. O zaman ekonomik anlamda ben daha iyi durumda mı oluyorum Koç'tan? Bu yüzden önemli olan borcu geriye ödeyebilme kapasitesidir ve bu da milli gelire oran ile ölçülür. Türkiye'nin son 10 yılda borcunun milli gelire oranı da dramatik bir şekilde düşmüştür. Şu an dış borcun milli gelire oranı %35'dir ama bu oran 2002 yılında %74'tü. Şu an ekonomik anlamda bizden önde olan Almanya, İngiltere gibi ülkelerde ise bu oran %60’ın üzerindedir. Bu %35’lik oranın büyük bölümünü ise özel sektör borçları oluşturuyor. Kamunun toplam borç içindeki payı oldukça düşük. Bu da işin önemli bir başka tarafı. Yani yansıtmaya çalışıldığı gibi dış borç açısından an itibariyle tehlikeli veya geriye dönük bir durum söz konusu değil.

AKP’nin sıcak paraya dönük politikalara itimat edip gerçek yapısal sorunlara odaklanmayışı, eğitim, inovasyon gibi konulara eğilmeyişiyle ilgili iddialar da gerçeklerden tamamen uzak. AKP’nin yüksek reel faiz politikası olmadığını yukarıda anlattım. O yüzden AKP’nın salt sıcak paraya dönük politika gütmesi ile ilgili görüş bu anlamda ne kadar geçerli size bırakıyorum. Eğitim konusunda ise son dönemde açılan özel-devlet üniversitelerinin sayısındaki patlamanın görülmeyişine şaşıyorum. Tübitak tarafından desteklenen proje sayılarındaki inanılmaz artışlar, araştırma fonlarından para alan bilimadamlarının sayısındaki artışlar, savunma sanayindeki yerlilik oranındaki artışlar, patent başvurularındaki artışlar … Bunun yanında kosgeb ve sanayi bakanlığı tarafından desteklenen girişimciler, hibeler, düşük faizli krediler, kurslar… Bütün bunları görmeyip katma değerli ürün üretimi adına yapısal problemler görmezden geliniyor demek gerçekten de yapılan birçok şeyi görmezden gelmeyi gerektiriyor. Ekonomi, maliye ve sanayi bakanlarının konu hakkındaki açıklamaları da bulup okunabilir. Hükümet bu durumun gayet farkında. Daha fazla büyüyebilmek için katma değeri yüksek ürün üretiminin gerekliliğini biliyor, bu konuda da çalışıyor. Ama geçmişteki ihmalleri telafi etmek de bir günlük iş değil maalesef. Burada da trend olumlu yönde.

Bir başka yerde yurtiçi tasarrufların %13’e düştüğünden Çin'de ise bu oranın %54 olduğundan bahsedilmiş ama Amerika'da bu oranın %10.7 olduğundan bahsedilmemiş. Gelişmişlik açısından tek başına bu da bir anlam ifade etmiyor maalesef.

Yine bir başka yerde Türkiye ile başka ülkelerin 1980’den beri gelişim hızları karşılaştırılarak AKP’nin başarısız olduğu gibi bir sonuca varmaya çalışılmış. Fakat zaten AKP’nin de üstüne basarak her fırsatta belirttiği gibi özellikle 1988-2002 arası Türkiye’nin kayıp yılları ve bu kayıp yıllardan da AKP sorumlu tutulamaz. Hatta AKP bu kayıp yıllara bir tepki olarak iktidara geldi zaten. Dolayısıyla gelişme hızı açısından karşılaştırma yapılacaksa 2002’de Türkiye ile benzer durumda olan ülkelere bakmak gerekir, 1980’dekilere değil.

Türkiye’nin bir takım alt-üst yatırımlarının gerekçesinin tek başına ekonomiyi canlandırma çabasına bağlanması da oldukça eksik bir yorum. Sonuçta Türkiye gelişen bir ülke ve her gelişen ülkede olduğu gibi bizde de alt-üst yapıda giderilmesi gereken ciddi eksiklikler var. Bu yatırımlardan dolayı elbette ekonomide canlanma olacaktır ancak sebep tek başına bu olamaz. Bu ancak bir sonuç olabilir. Yeni havalimanının yapılmayarak mevcut havalimanının kapasitesinin artırılmasıyla sorunun çözüleceğine dair yorum ise herhangi bir veriye dayanmıyor. Bu konudaki uzmanların görüşleri aratarak bulunabilir. Pek çoğunun söylediği gibi Atatürk Havalimanı'nın kapasitesi bir miktar artırılsa da bu kesin çözüm olmayacak ve kısa süre sonra yeni kapasiteye ihtiyaç doğacaktır. Mantıklı olan baştan çok daha büyük, modern bir havalimanı yapmaktır. Kanal İstanbul ise her ne kadar daha çok ekonomiyi canlandırmaya yönelik bir proje gibi görülse de olayın stratejik tarafı ve boğazlar için artık tehlike çanlarının çaldığı gerçeği unutulmamalı. Buradan ileriki dönemlerde elde edilebilecek direk/dolaylı gelirler de işin cabası. Yani bu yatırımlar yazıda verilen kaldırım taşlarını tekrar dizme örneğine hiç benzemiyor diye düşünüyorum.

Toplam imalat sanayi sıralamasında geriye gitmemiz diğer ülkelerin bizden daha çok katma değerli ürün ürettiğini gösteriyor. Ancak bu sorunun kaynağını AKP gibi göstermek daha önce de bahsettiğim gibi doğru bir tespit değil. http://t24.com.tr/yazi/turkiye-imalat-sanayiinde-neden-nal-topluyor/6011 adresindeki tabloda da görülebileceği gibi 1990’dan 2000’e neden gerileme oldu mesela? O zaman AKP mi vardı? Bu gerilemenin sebebi kronikleşmiş yapısal sorunlar ve bunları düzeltmeye çalışan da yine AKP. Fakat bu kronik sorunlara yapılan tedaviler 1 yılda kendini gösteremiyor doğal olarak. O tabloda görülebileceği gibi 1980’de Özal'a kadar ilk 15'te yokken, Özal'ın ekonomiyi dışa açması ve rekabetçi piyasa şartlarını oluşturması sonucu ancak 1990 döneminde, yani Özal'dan sonra ilk 15'e girebildik. Fakat daha sonra yapılan hatalar ve siyasi istikrarsızlığın da etkisiyle 2000 yılına kadar sıralamada geriledik ve 2010'da özellikle Özal sonrası dönemdeki yavaşlamadan gelen birikmiş derin sorunların sonucu 15'in dışına çıktık. Şimdi AKP yapısal sorunlara tekrar müdahale ediyor ve bu müdahalelerin sonucu da ancak önümüzdeki yıllarda alınacak. Bu durumu AKP'nin hatasıymış gibi sunmak da yine hatalı diye düşünüyorum.

Sonuç olarak sağlıklı analiz yapmak için bir takım verileri doğru bile olsalar alt alta koyup konuşmak yeterli değil. Öncelikle verilerin tam ve eksiksiz olması lazım. Herkes işine geldiği veriyi alarak bir konu hakkında bambaşka çıkarımlar yapabilir. Verilerin eksiksiz olması da yeterli değil, bu verileri objektif bir şekilde analiz edebilecek, doğru veriye doğru şekilde bakmayı bilecek, analiz yeteneği olan kişilere de ihtiyaç var. Bunlar olmadan analiz yapılmaya çalışılırsa sonuç bizi yanlış yere yönlendirebilir.